21 Eylül 2018 Cuma

Kargo🌻 şimdilik bu kadar☕🐾


Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun.

Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok
burada dursun.
Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem
zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!
Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri
eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.
Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim
kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.
Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve
çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.
Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak,
o inat neyse sen osun.
Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa
nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak,
aklında bulunsun.
Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor,
ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.
Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir
okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki,
bırak patronlar seni kovsun!
Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça,
(bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.
Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki
çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat
midene dostluk olsun.
Şuraya Youtube’dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama
müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.
Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir canına
yandığım, kırkına birden deva olsun...

Birhan Keskin.

20 Eylül 2018 Perşembe

Asla
sürüye dahil olmamıştı. Onun başına, başkalarının da (belki de kim bilir,
herkesin) başına gelen gelmişti: Hayatındaki beklenmedik olaylar,
içgüdülerine göre, içgüdülerinin çizdiği yolda şekillenmişti – hiç
kıpırdamamak, hayattan kopmak yönünde.
Devletin ya da toplumun dayattığı zorunluluklarla uğraşmak zorunda
kalmamıştı hiç. İçgüdüsel ihtiyaçlarını bile görmezden gelmişti. Sevgili yada dost olabileceği insanlara hiçbir nedenle yakınlık duyamamıştı. Onun
içdünyasına bir ölçüde de olsa, kabul edilen  bir varlık oldum.

///


İnsan, ilginç ya da yararlı ne anlatabilir? Başımıza gelmiş olan şeyler,
ya herkesin başına gelmiş ya da yalnızca bizim başımıza gelmiştir; ilk
durumda bayatlamıştır, ikinci durumda da bizden başkası anlayamaz

......


FERNANDO PESSOA (
HUZURSUZLUĞUN
KİTABI

18 Eylül 2018 Salı

Herkes mutlu bir insan gibi görülmek istiyor, asla mutsuz olarak değil, her zaman tamamen sahteleştirilmiş olarak, hiçbir zaman gerçekte olduğu gibi, yani herkesten daha mutsuz olarak değil. Hepsi de her zaman mutlu ve güzel görünmek istiyor fotoğraflarda, hepsi de çirkin ve mutsuz oldukları hâlde. Fotoğrafa sığınıyorlar, kasten, onları tümüyle sahtelik içinde mutlu ve güzel ya da hiç değilse gerçekte olduklarından daha az çirkin ve daha az mutsuz gösteren fotoğrafta büzülüp kalıyorlar. Fotoğraftan, arzuladıkları ideal görüntüye ulaşmayı umuyorlar, fotoğrafta arzulanan ve ideal olan bu görüntüyü yaratmak için, en korkunç çarpıtma bile olabilir bu, her türlü aracı kullanıyorlar. Bu arada kendilerini ne kadar korkunç ve ürkütücü biçimde rezil ettiklerinin farkına bile varmıyorlar.

///

Yok Etme,
Thomas Bernhard :)

15 Eylül 2018 Cumartesi

.


"Bir insana, hiç kimseyle olmadığımız gibi bağlı olmak için, yan yana olmamız gerekmez.."


//
Benim için artık hiçbir şey yok. Kusursuz bir hiççiyim. Artık 
hiçbir şeye inanmıyorum. Kusursuz bir kuşkucuyum. Artık hiç bir şeye inanmıyorum: Kesin, mutlak ve bütünsel bir ateistim; 
antik mitoloji inançlarının yerine geçen mantıksal, felsefi ve hü-
manist laik inançların dahi önünde diz çökmeyen bir ateist. Çabalarımızın hiçbir fayda sağlamayacağını biliyorum; her şeyin so-
nunun hiçlik olduğunu biliyorum; her eserin karşılığı, yüzyıllar 
sonra, sadece ve sadece hiçlikten ibaret olacak, biliyorum
-----

"Bir insana, hiç kimseyle olmadığımız gibi bağlı olmak için, yan yana olmamız gerekmez.."

Thomas Bernhard
Bitik Adam


Yaza ödünç verdiği yaprakları toprağa ödeyen sonbahar.

 Hangisi daha zor: Düşünmek mi, düşünmemek mi? İnsan içgüdüsel olarak düşünür, bir içgüdüyü bastırma nın ne 
zor olduğunu kim bilmez. Yani darkafalılar şu sıralar her yerde karşılaştıkları aşağılanmaları hiç hak etmiyor.
///

Georg Christoph 




13 Eylül 2018 Perşembe




Üstlerinde gün, ay ve yıl yazan  kitaplar gördüm ben; gizli bir takvimi oluşturur her biri..
Carlos Maria Dominguez 

6 Eylül 2018 Perşembe

🌤

"Belki şimdi - diye düşünüyor Bay Palomar - o ülkede de bir başka kişi tekeş terliklerle dolaşıyor.
" Ve her adımda ayağından çıkan, ya da çok dar olduğu için ayağını burarak hapis eden terlikleriyle, topallayarak çölde dolaşan narin bir gölge görüyor. "
Belki şu sırada, o da beni düşünüyor, değiş tokuş yapmak için benimle karşılaşmayı umuyor. Bizi birbirimize bağlayan ilişki, insanlar arasında kurulan ilişkilerin büyük bir çoğunluğundan daha somut ve açık.
Buna karşılık hiçbir zaman karşılaşmayacağız." Tanımadığı mutsuzluk arkadaşıyla dayanışmak, çok az rastlanan bu tamamlayıcılığı, bir kıtadan bir başkasına yansıyan bu aksak adımları canlı tutabilmek için, tekeş terlikleri giymeyi sürdürmeye karar veriyor.

2 Eylül 2018 Pazar

Düşünceler, her şeyden daha tatsız. Uzanıp dururlar, bitmez tükenmezler ve insanın ağzında acayip bir tat bırakırlar. Sonra, düşüncelerin içinde kelimeler var; tamamlanmamış kelimeler, eksik kalmış cümleler. Durmadan geri gelirler.
******
"Kendi geçmişimi elimde tutamamış olan ben, bir başkasının geçmişini kurtaracağımı nasıl umabilirim?"

Benim gözümde geçmiş, bir çeşit emekliye çıkarma; bir başka varoluşma biçimi, bir tatil ve hareketsizlikti. İşi biten her olay kendi kendine bir kutunun içine usulca giriyor ve bir fahri olay niteliği alıyordu..
***
Şimdi kimseyi düşünmüyorum, sözcükleri bulmak için bile çabalamıyorum. Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş bir şeyler akıyor içimden. Dokunmuyorum, bırakıyorum gitsin. Sözcüklere bağlanamadığım için düşüncelerim çoğu zaman karmakarışık. Belirsiz ve hoş şekiller halinde ortaya çıkıyor, sonra kayboluyorlar, hemen unutuyorum onları.
////
"Topluluk içinde yaşayanlar, kendilerini, arkadaşlarına nasıl görünüyorlarsa aynalarda tıpkı öyle görmeyi öğrenmişlerdir. Benim arkadaşım yok. 

Bulantı, Jean-Paul Sartr*


30 Ağustos 2018 Perşembe

:(

Sevdiğimiz bir kişi öldüğü zaman, sağ kalmak suçunun kefaretini yüreğimize işleyen yeğin bir pişmanlıkla öderiz,
##
Hepimiz ölümlüyüz çünkü; insan seksen yaşına geşmişse, ölecek yaşa gelmiş demektir, diyordum.
Öyle değilmiş. İnsan doğduğu için, yaşamış olduğu için, yaşlandığı, kocadığı için ölmüyor. “Bir şeylerden” ölüyor.
Doğal ölüm diye bir şey yoktur : İnsanın varlığı dünyanın düzenini konuşma, tartışma konusu haline getirdiğine göre, onun başına gelenlerin de hiçbiri hiçbir zaman doğal sayılamaz. Bütün insanlar ölümlüdür : Ama her insan için, ölümü, bir çaparızdır; ölümünün geleceğini bilse bile, insan için bu ölüm, olağana aykırı bir yamanlık taşır.
oysa biz, şimdiden onun öyküsünün öte yanına geçmiştik.Her şeyi bilen kötücül bir cindim ben;elimdeki kağıdı görüyor, oyunun içyüzünü biliyordum; o ise, pek uzaklarda,insan yalnızlığı içerisinde çabalamaktaydı....

Simone de Beauvoir “sessiz bir ölüm


///////
Gene bir kedi öksüz,bir fincan
Boş,bir hırka sandalyede asılı kaldı..
///////


I

24 Ağustos 2018 Cuma

19 Ağustos 2018 Pazar


Konyak, Kitap ve Kahve, 

Tenha bir eylül bahçesinde
Bir bardak konyak, kitap ve kahve
Otururken dalmış kendi kendime,
Güz rüzgârı geçiyor kitabımın içinden
Ot kokan nefesiyle..

Metin Altıok



Ölüler bulacaksam – ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa vurmalar –
Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün?
Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu konuda?
Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık bir şey insanın sonsuzunda.
Bu kadarcık bir şey – iyi ya, peki, şimdi kim var sırada? –
Sakın ha! Biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza.
Yok deyin çünkü biz.. Biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla.. e.c.

15 Ağustos 2018 Çarşamba


Kimin nasıl bir anısı haline geleceğimizi hiçbirimiz bilemeyiz..

🌻
" Penceremden büyük yeşil demir parmaklıklara baktığımda tutukevi kapısına benzetiyorum bu kapıyı. Yersiz bir izlenim bu, çünkü bu yerden istediğim an ayrılacağımı  çok iyi biliyorum; aynı zamanda insanların bir nesne ya da bir kişiyi engellenen bir şeyin sorumlusu gibi gördüklerini; oysa o engelin gerçekte insanın kendi içinde olduğunu da iyi biliyorum. "

Anais Nin / Henry İle June


,

11 Ağustos 2018 Cumartesi


🌻


ölü balıklar geçiyor kırışık bir deniz sofrasından
ve ellerinde fenerlerle benim arkadaşlarım
durmadan düşünüyorum ne kadar çok öldünüz yaşamak için.
Onat Kutlar

*Yaşamının tükendiğini bilen ve zamanını bekleyen birine -Geçmiş olsun..- demek kadar saçma birşey olamaz..

4 Ağustos 2018 Cumartesi

Çevremizde bulunan her şey bir şey yazar,sezinlenmesi gereken işte budur,her şey yazar; sineğe gelince,sinek duvarlara yazar, küçük gölün parlaklığını yansıtan salonun ışığında çok şey yazmıştır. sineğin yazısı, bir sayfayı tümüyle doldurabilirdi.böylelikle de yazı haline gelebilirdi.böyle olduğu andan başlayarak da artık bir yazı olarak kabul edilebilirdi. bu yazı belki de bir gün, gelecek yüzyıllarda okunabilecek,o yazı da çözülecek ve çevrilecek.ve o zamana kadar okunamamış çok büyük bir şiir gökyüzünü kaplayacak.              
Marguerite Duras

21 Temmuz 2018 Cumartesi

19 Temmuz 2018 Perşembe


Kimse bir kitap kaybetmek istemez. Bir daha okumayacak olsak da başlığında eski, belki de kaybolmuş bir duyguyu taşıyan bir kitabı kaybetmektense bir yüzük, saat veya şemsiye kaybetmeyi yeğleriz.

Kağıt , Carlos Maria Dominguez

:(( “Umut Var! Umut Var! Umut Var!”



şu anda tedavi sürecindeyim. radyoterapi ve kemoterapi..beni seven herkesi benim de sevdiğimi bilin istedim. küçük İskender

                               ###
Buda şurda dursun...

Çağrılmayan Yakup
I

Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
Bunu kendine üç kere söyledi
Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli
Daha hiç çağrılmadım
Biri olsun "Yakup!" diye seslenmedi hiç
Yakup!
Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım
Sonra bir güzel yıkanayım da.
Ben size demedim mi.

Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum
Telaşlı, aç gözlü kurbağalara
Bakmaktan
Bilmiyorum
Bilmiyorum, bilmiyorum
Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.

Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü
Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü
Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu
Onlar işte hep boyuna koşuyordu
Birileri çıkıyordu ordan burdan

Hiç çıkmamak halinde ve olgun
Birileri çıkıyordu
Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık
Bir pencerenin sokağa doğru içinde
Bu uyum korkunçtur Yakup!
Yakubun olması korkunçluğudur bu
Dünyanın insana doğru içinde
Yakup, Yakup!
Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum
Lambayı söndürmesinler, geliyorum
Siz bütün lambaları yakın, evet
Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.

Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya
Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
Hep böyle istiyorum, ayıp değil ya
Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum
Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde
Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum
Bir ölünün günü boyayan renginde
Çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar
Kayalardan dondurmalar sorduğum
Ben, yani Yakup, Yakubun hiç çağrılmamış şekli
Kim bilir ne diyordum
(Kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına
Bir baykuş tarafından
Ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu
Ben ne oluyordum.)

Bütün iskemleler ağır ve hastalıklı
Bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak
Bunu Yakup söyledi
Dedi ki, çünkü herkes Yakubu yaşıyordu, bense
Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum
Kızgın kağıtların üstüne
Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu
Ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen
Ölüyordu ve bir de
Bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben
Kendimi koruyordum
Bunu bana Yakup söyledi
Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği
Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup
Ben
Bunu hep biliyorum
Bunu hep biliyorum ve işte
Özgürüm, cezasız duruyorum.
II

Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Telaşlı, açgözlü kurbağalara
Bakmaktan geliyorum. Ben sanki Yusuf
Ve Yusuf değil
Her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum
Ve durmuyorum. Ben işte Yakup
Yok artık karıştırmıyorum.

Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım
Eski taş merdivenleri. Yanımdan bir sürü adam
Geçti ve kolayca gittiler
Müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler
Yanan güneşin altında
Onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm
Ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar
Ve sordum
Yakup daha başka nasıl bir Yakup olsun
Ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki
Yakup ve onlar nasıl olsunlar. İşte ben taş merdivenleri
Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri
Durmadan kendimle karıştırıyordum
Kimse beni tutup çıkarmıyordu
Vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında
Anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar
Yoruldum! bunu sanki biri söyledi
Yakubun biri
Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Kendime bir isim düşünerek
Birden ki bir isim düşünerek kendime. Hayır bu kimse değil
Ancak gelebildim

Aşağıda bir luna park kımıldıyordu. Ah kurbağalara bakmam gecikecek
Luna park kımıldıyordu, hem öyle değil
Bu uyum korkunçtur Yakup
Bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde
Ve sen ki böyle tanımlanırsan Yakup
Yakuup!
Bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı
Gene bir Yakup olmalı bu, Yakup
Kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum
Nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum
Güneşe kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını çok yakıyordu ki
Adam içinden bağırdıkça dünya
Ters yönden yaratılıyordu, diyebilirim
Bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp
Kan kalp
Kırmızı top
Yakıcı dönüşümler çıkaran
Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın
Öyle değil mi Yakup
Hemen hemen öyleydi, Yakup bunu söyledi
İyi ki söyledi. Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı
O benim ayaklarımı.. taşlardan
Bir kurtarabilsem
Saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim
Bir zamansızlığın Yakuba doğru içinde
Saat on yediyi ve yirmi biri
Gösteriyordu ki, ben nerdeydim
Her saniyedeki ve işte her saniyedeki
Ben, yani Yakubun o dağılgan şekli
Nerdeydim.

Bilmem ki. Bir avukat benim ellerimi tuttu. Gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi
Kim bilir bir çağın neresinden burada. Anlaşılması
Yoktu ki. Kendine özgü bir duruşu
Yoktu ki. Pek güçlü kolları vardı yalnız
Ne diyordum, ben işte Yakup
Çekiverdi beni taş hamurun içinden
Pek öyle gürültüyle değil
Bir başka yapışkanlığın içine
Çekiverdi beni
Göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar
Sonra elleri ve kalçaları pek hoştu
Kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde
Bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık
Onu ben çok iyi görüyordum. Ama çarşaflar, öyle bir takım kıpırdanmalar
araya
giriyordu
Engelliyordu bizi
Ter içindeydik. Ellerimden çekiyordu. Ter içindeydik
Beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi Ben'i
Ter içindeydik
Terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik
Üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan
Biz Yakup
Biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış
Kurbağalara geldik.
III

Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Masalarda oturmuşlardı. Ben oradan geliyorum
Yazı makineleri, kağıt sesleri
Ben oradan geliyorum.

Önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı
Sonra bir yer bulup oturdum. Hadi bir sigara içeyim dedim
Olmaz, dedi mübaşir kılıklı kurbağanın biri
Belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi
Öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım
Bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi
Olmaz ki, Yakup!
Peki Yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi
Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup
Ya onlar kimdi
Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum
Biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekçe bir yere oturmuş
Onu ben duyuyordum
Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu
Ve "Yakup" sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde
Birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum
Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için
Sonra bir şey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış
olmalıyım
Ben, yani Yakup
Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin
Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi
Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde
Diye düşündüm ya ben
Ben, yani Yakup
Bütün gücümle bunu bağırdım
Ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar
Bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime
Daha başka yerlerime de baktılar
Sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana
Ben, Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
Bağırdım, bağırdım, bağırdım
Tanrının ayak izleri!
Tanrının ayak izleri!
IV

Kurbağalara bakmaktan geliyorum. Ben Yakup
Bunu Yakup söyledi
Yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde
Gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim
Bir kırlangıç onu kirletmese
Ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben
Onları hiç sevmem
Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur
Odamın düşünülmesi halinde bile
Kimseler yoktur
Biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde
Ve biraz da çarşılar
Ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki
Bitmesin
Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben
Kirli ve eski
Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde
Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin
İntiharlara doğru büyüyen içinde
Ben, yani Yakup
Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
Açgözlü, mor kurbağalara
Akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki
Bir bardak da süt içeceğim. Sonra
Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
Ben
Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup
Uyumak istiyorum.

Ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
Yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.

(Çağrılmayan Yakup’tan)

1 Temmuz 2018 Pazar

30 Haziran 2018 Cumartesi

"Her şeyden biraz kalır." diyordu hayat..
Kavanozda biraz kahve, Kutuda bir kaç sigara,
 İnsanda biraz acı.. :(
Kalp krizi sonrası sağ omzumdaki eklem sorunu mr'da netleşti; ağır kireçlenme, iltihap ve tendonun kemiğe teması var. Doktor, "mümkünse yazı bile yazmayın" dedi. Gelinen nokta bu .. Tıp, yazmamı istemiyor artık. Sigara mı? Elbette içiyorum - çünkü kalp krizi genetik ve teyzem, babam, amcam hepsi 60'a yakınken kalp krizinden gitti.  "Küçük İskender"

3 Haziran 2018 Pazar


Nazım Hikmet - Ben Tekiri Severim

..

"Benim bir kedim var. Ne tüyleri bir karış, ne kuyruğu kürk gibi. Basbaya bir tekir kedicik. Tekir kedim beni sever mi? Bilmem.
Ben kedimi severim.

Tekirimin tüyleri bir karış, kuyruğu kürk gibi değildir ancak, huyu, her kedinin huyuna benzer. Yemeğini vaktinde vermezsen sesini çatarak mırıldanır, canı istemediği vakit okşamaya kalkarsam elimi tırmalar. Tel dolaptan yemek aşırır. Eve bir yedi gün uğramasam, aldırmaz. Döndüğüm vakit sevinçle beni karşılamaz. Mart gelince başını alır damlara çıkar, günlerce ne arar, ne sorar bizi...

Tekir kedimle karşılıklı oturup konuştuğum olmuştur. Bu ettiklerini ne vakit onun yüzüne vursam, o, çekik gözlerini süzerek, bıyıklarını ince, alaycı bir gülümsemeyle burarak bana der ki:

- Yaptıklarımı kötü buluyorsan, niçin beni kapı dışarı etmezsin?
Çünkü tavan arasında fareler var. geceleri seni uyutmuyorlar. Onları tutayım diye besliyorsun beni. Sonra karşında mırıl mırıl dolaşmam hoşuna gidiyor... Gözünü eğlendirmem için bana ciğer verdiğini bilmiyor muyum sanki?.. Hem tavan arasındaki fareleri tutayım, hem gözünün eğlencesi olayım, sonra da bana ciğer alıyorsun diye bir de yaltaklanayım mı?

Tekirim ne vakit bana böyle karşılık verse, ben ona diyecek söz bulamam. Anlarım ki, belki de böyle düşündüğü için onu seviyorum.

Siz isterseniz, gün ağarıncaya dek karda, yağmurda kapınızı bekleyen, dövseniz de, sövseniz de yaltaklanmaktan vazgeçmeyen karabaş'ı seviniz, ben tekir'i severim."

Nazım Hikmet - Ben Tekiri Severim

15 Mayıs 2018 Salı

" 28 " Mayıs 1986 Edip Cansever🌻

“Bugün benim doğum günüm. Kendi kendime kutlayacağım. Sonra kalabalık yerlere gideceğim. Bir de hediye almak istiyorum kendime. Belki bir kitap, belki de iyi bir ağızlık alırım.
Milena'yı okuyorum. Çok seviyorum. Bütün büyük yazarlar gibi Kafka da en küçük olaya, en dikkat etmediğimiz ayrıntıya, en küçümseyip geçtiğimiz bir duyguya, düşünceye canlılık kazandırıyor; onları işliyor, tatlı, Kafka'ca bir yapı kurmaya bakıyor. Sonra ne oluyor? “İyiyim Milena” gibi basit bir söz edince bile, taptaze bir güzellik, esenlik kuruyor içimizde. Artık o “İyiyim Milena” sözü erişilmez oluyor; sanki bir yaşamı taşıyor üzerinde, sanki gelmiş geçmiş bir edebiyatı diriltiyor. İyi yazarları okudukça seviniyorum.”
Edip Cansever, Erdal Öz'e Mektuplar
8 Ağustos 1961

21 Nisan 2018 Cumartesi

Mutluluğu bir kabuk gibi saran mutsuzluklardan
Bütünüyle bir semte benziyor Ruhi Bey
Binlerce, on binlerce kedinin hep birden kımıldadığı
Kedilerden örülmüş bir semte
Ve soğuk bir tuvalde yerini bulamamış renkler gibi
Soğuk ve ayakta tutan çelişkileri
Bir görünümden bir başka görünüme kolayca sıçranan
Her şeyin, ama herşeyin çok dıştan farkedildiği
Eh. belki de bir satır fazlalığı ya da bir satır eksikliği
Belki de genç bir şairden ödünç alınan.

Yürüyor mu, yürümeyi mi düşünüyor Ruhi Bey
Düşünmesi daha mı sonra koyuluyor yola
Nereye gidecek ama, nereye varacak sanki
Yoksa bir oyun tadı mı buluyor bunda
Oyundan atılmaktan korkmayan bir oyuncu gibi
Boşvermiş de sanki oyunun kurallarına
Üstelik son bölümde, perdenin kapanmasına
Azıcık vakit kalmış
Ya da vakit var daha. Ama ne çıkar
Gövdenin yazgıya başkaldırması mı
Ruhi Beyin
Başkaldırması mı yoksa

Vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
Vaktinde anlamanın sevinci mi
Ya da biraz geç kalmanın
O gereksiz tedirginliği mi
Hangisi

Ama belli ki sonundayız her şeyin
En sonunda.

Edip Cansever

20 Nisan 2018 Cuma

19 Nisan 2018 Perşembe

" Bugün insan olmadığımı, topluluk ve hükümetlere ait olmadığımı, siyasi görüşler ve ilkelerle hiç ilgilenmediğimi söylemekten gurur duyuyorum. "

Henry Miller / Yengeç Dönencesi

17 Nisan 2018 Salı

Birçok insan çok geç ölürken, bazıları çok erken ölür. Bir söz vardı: "Zamanında öl." diye. Bu daha yabancı geliyor herkese. Zerdüşt: "Zamanında öl." der ve bunu önerir. Hiçbir zaman, zamanında yaşayamayan, zamanında nasıl ölsün? Keşke hiç doğmasaydı gereksiz kişiler... Friedrich Wilhelm Nietzsche - Böyle Buyurdu Zerdüşt

16 Mart 2018 Cuma

Çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha zordur.







Bana herhangi bir adres söyler misiniz?”, diyemezdim. Oysa herhangi
bir adres yeterliydi benim için. Bir zorluk daha vardı o zamanlar. Şimdi de var -yani
bir süre geçtiği halde- kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu beni
düşündürüyor. Bu hikâyemi, ekspres ya da posta treni artık -belki de sadece belirli
bir süre için- geçmediği halde, bir yolunu bularak okuyucularıma -artık müşterim
kalmadı- iletebilsem bile, nerede bulunduğumu nasıl anlatacağım? Bu sorun da beni
düşündürüyor. Ama gene ......

-----------------------------------------------------------------
Demiryolu Hikâyecileri, Oğuz Atay

28 Ocak 2018 Pazar

(Ölümden öleceksiniz, der. Ölümünüz başladı bile..

Çünkü yaşam bir yanıt değil, bir sorudur; bunun yanıtını sadece siz bulabilirsiniz.

Her Yerden Çok Uzakta
Ursula K. Le Guin

2 Ocak 2018 Salı

Hemingway’in, kedisinin son saatlerini anlattığı mektup

“Sevgili Gianfranco;
Tam sana yazmayı bitirmiş mektubu zarfa yerleştiriyordum ki,Mary aşağı indi ve “Willie’nin başına korkunç bir şey gelmiş” dedi. Hemen dışarı çıktım ve yerde Willie’yi gördüm: Her iki sağ ayağı birden kırılmıştı; birisi kalçasından, diğer diz altından. Üzerinden bir araba geçmiş olmalıydı ya da birisi sopayla vurmuştu. Eve kadar tüm yolu diğer yandaki sağlam ayaklarıyla gelmişti. Kemikler çok yerden kırılmış, yaranın içinde dağılmıştı ve bazı parçalar dışarı fırlamıştı. Ama o yine de mırıldıyor ve onu iyileştirebileceğimden emin görünüyordu.René’den onun için bir şişe süt getirmesini istedim, René onu kucağına aldı ve okşamaya başladı. Ve biraz sonra Willie sütünü içerken ben onu başından vurdum. Çok acı çektiğini sanmıyorum, sinirleri ezilmişti, bu yüzden bacakları gerçekten acımaya başlamamıştı henüz. Monstruo benim yerime ateş etmek istedi ama bu sorumluluğu kimsenin üstüne yıkamazdım, Willie?nin bir gün kendisini bir başkasının vurduğunu bilme ihtimaline müsaade edemezdim.
Seni gerçekten özledim. Uncle Willie?yi özledim. Daha önce de birilerini vurduğum olmuştu ama tanıdığım ve 11 yıldır sevdiğim birisini değil. Hele iki kırık ayağıyla mırıldayan birini hiç değil.” :((

3 Aralık 2017 Pazar

.


Bütün Scottish Foldlar Acı Çekiyor!

Bu kediler hayatları boyunca acı çekerek yaşıyorlar! :(

Scottish Fold (İskoç) kedileri osteokondrodisplazi adı verilen bir genetik rahatsızlıktan muzdariptirler. Bu rahatsızlık kıkırdak ve kemik deformasyonlarına yol açmaktadır. Sonuç olarak Scottish Fold kedileri hayatları boyu acı içinde yaşarlar. Pek çok araştırmacı ve bazı veteriner hekimler Scottish Fold kedisi üretiminin etik olmadığı ve bu kedilerin üretiminin sonlandırılması konusunda hemfikirdirler.

http://www.anadolukedisi.com/Yazi/saglik-ve-bakim/butun-scottish-foldlar-aci-cekiyor/

edip cansever▽ mektupları


13 Ekim 2017 Cuma

22 Eylül 2017 Cuma

:/

Canlar, tarifsiz acılar içinde ölürken siz güzelleşemezsiniz... Hayvan deneyi uygulayan markalardan uzak durunuz... #deneyehayır

Ürünlerinizi alırken tekrar düşünün ve üzerindeki logoları kontrol edin lütfen... Hayvan deneyleri uygulanan her üründe masum canların gözyaşları var, unutmayın! #deneyehayı


18 Eylül 2017 Pazartesi

Ronnie Lee

  • Bizler bu dünyanın canlılarıyla avcı insan elinde mızrağıyla ormana daldığından beri savaş halindeyiz. İnsan emperyalizmi hayvanları her yerde köleleştirdi, baskı altına aldı, öldürdü, parçaladı. Etrafımızda canlılar için hazırlanmış köle kampları yer alıyor, endüstriyel çiftlikler ve diri kesim laboratuvarları, Dachau ve Buchenwald toplama kampları var her yanımızda. Hayvanları gıda için katlediyoruz, onları kendi keyfimiz için aptalca numaralar sergilemeleri için zorluyoruz, spor adına onları tüfeklerle vuruyor, kancalar takıyoruz. Hayvanların yuvası olan yabanı paramparça ettik. Türcülük cinsiyet ayrımcılığından bile daha derinlerimize kazınmış durumda, bu kadar derinlik yeter. [1]
    Bebeklerin işkence görmesinin tamamen yasal olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bir bebek işkence odasının yerini keşfediyorum. Bebek işkencesinin yasa dışı ilan edilmesi için kampanya düzenleyebilirim, ama bu kampanya bebekleri bugün, yarın ya da önümüzdeki aylar boyunca ya da seneler boyunca işkence görmekten kurtarmayacaktır. İşkence odasını yıkabilirim, ama işkence yapan kişinin son derece kararlı olduğunu biliyorum, muhakkak kısa sürede yeni bir oda hazırlayacaktır. İşkenceciyi hapse atacak türden bir yetkim de yok. O yüzden onu öldürüyorum. Benim bu eylemim meşru mudur?
    İnsan nüfusunun aşırı artışı hayvanların bir manada cezalandırılmasıdır; Dünya’nın insan türü tarafından böylesine yığınsal bir şekilde işgal edilmesini azaltmamız gerekiyor, böylece diğer canlılar da dünyadaki yaşam alanlarından kendilerine düşen payı alabilirler. Ben burada “insan üstünlükçülüğü” terimini kullanıyorum, tamamen bencil, kaba, ahlâk dışı ve mantıksız bir bakış açısı olup insanların bir şekilde diğer hayvanlardan daha önemli olduğunu ileri süren bir görüş bu. 
     

16 Eylül 2017 Cumartesi

Ölümün saltanatını haber veriyorsunuz, der. 
Ölüm dışarıdan dayatıldığında sevilemez. 
Sevmediğinize ağladığınızı zannediyorsunuz.

Ölümü dayatamadığınıza ağlıyorsunuz.

Uykuya dalmıştır bile. Güç işitilir bir sesle:
Ölümden öleceksiniz, der. Ölümünüz başladı bile. 
Ağlarsınız.
 Ağlamayın, değmez, şu kendinize ağlama 
alışkanlığını bırakın, değmez, der.
Ö. H. 33-34
Sorarsınız: Ölüm hastalığı neden ölümcüldür? 
Cevap verir: Ona yakalanan onu taşıdığını, ölümü taşıdığını bilmediğinden. 
Üstelik ölecek bir yaşamı olmadan öleceğinden,
hiçbir yaşamda, hiçbir zaman ölmeyi bilmeyeceğinden..
/////
Çevremizde bulunan her şey bir şey yazar,sezinlenmesi gereken işte budur,her şey yazar; sineğe gelince,sinek duvarlara yazar, küçük gölün parlaklığını yansıtan salonun ışığında çok şey yazmıştır. sineğin yazısı, bir sayfayı tümüyle doldurabilirdi.böylelikle de yazı haline gelebilirdi.böyle olduğu andan başlayarak da artık bir yazı olarak kabul edilebilirdi. bu yazı belki de bir gün, gelecek yüzyıllarda okunabilecek,o yazı da çözülecek ve çevrilecek.ve o zamana kadar okunamamış çok büyük bir şiir gökyüzünü kaplayacak.
////
Akıl gibi bir şey delilik de. Açıklanmıyor.
Tıpkı akıl gibi. Geliyor iyice sarıyor seni, o zaman anlıyorsun.
Ama geçip gidince de bir türlü anlayamıyorsun ne olduğunu.
Yazmak..

13 Eylül 2017 Çarşamba

..


 "Ya siz?" dedim çocukça bir küstahlıkla. "Hiç yanlış yapmaz mısınız?"
"Sık sık," diye yanıtladı. "Ama yalnızca bir yanlıştansa, birçok yanlış tasarlıyorum, böylece de hiçbir yanlışın tutsağı olmuyorum."
...

Şimdi, kitapların oldukça sık başka kitaplardan söz ettiklerini ya da sanki kendi aralarında konuştuklarını fark ediyordum.

Umberto Eco 

23 Ağustos 2017 Çarşamba

«»

"Tuhaf biri olduğumu, beni kuşkusuz bu yüzden sevdiğini ama belki günün birinde yine aynı sebepten nefret edebileceğini mırıldandı."

Albert Camus ile Boris Vian ne alaka ise 
Karışıyor bende :/ 

"Anı yoktur. Anıların kendisinden kaynaklanan, başka bir kişilikle yaşanmış, bir başka hayat vardır. Gerçek zaman, eşit saatlere bölünmüş, mekanik bir yapı değildir."




20 Ağustos 2017 Pazar

...




ayağı kırık bir konsol gibi durdu gök
yayı fırlamış bir somya gibi kaldı yer
yeşil üzerine sarı
bir nota yaprağı gibi yazıldı tabut
dört ayaklı mermerin üstüne
acı kumdur diye bağırdı bir semt delisi
elleriyle yüzünü örterken
acı kumdur
kıyısını kimseye vermek istemeyen bir balıkçı da
zokasını parlattı gün içiyle inatlaşarak
ve balıklar meyhane önlerindeki
binlerce dudak gibi güldü (güldüler)
sarılarını giyindi sarıyer postanesi
bir iki mektup kendini buruşturup bıraktı
tek başına bir martı
göğün ilk ve son yaratığı gibi
konuverdi boşluğun siren direğine
ve gaipten ses verircesine
çınladı balıkpazarının balıkçı çanı
ve tabut
o soluk örtüsüyle hafifçe kımıldadı.

kımıldattılar
o kımıldamadı
yepyeni bir yaşama dalarcasına
sağa ve sola
geriye ve ileriye
baktı baktı baktı
kimseler tanımadı onu. o zaman da
uzandı boşluğuna sırtüstü
en yalın, en uyumlu
en hüzünlü kulaçlarını atmaya başladı
manavı, bakkalı, eczaneyi
bankayı ve kuruyemişçiyi
köşedeki muhallebiciyi de
geçti, geçti, geride bıraktı
ve arkasındaki kalabalıkta
gözyaşların dan birbirini görmeyen
ya da görmek istemeyen
ölümün yaşlık rengini
düşündükçe kendi dip sularına çöken
bir iki kişiyi sevdi okşadı
avuttu
ve girdi
pazar yerine girdi, -günlerden her gün gibiydi-
iplerin, çadırların, teleşların
içinden geçti
gün ışığını ilk ordan bıraktı.

tarçınların, zencefillerin
mumların, un çuvallarının, plastik oyuncakların
ve zerzevatların, turfanda meyvaların
ve ayakkabıların ve terliklerin ve naylon torbaların
ve yatak çarşaflarının ve çeşitli giysilerin önünde
sürdürdü sırtüstü yüzmesini
kendine
gerekli birkaç şeyi almak ister gibi yaptı, almadı.

bir kadın yol kenarındaki
biri ölmüş, dedi, o kadar
bir balıkçı istavrit balıklarını
daha bir iştahla suladı
kirazcı bir kilo kirazı tarttı tartmadı
şapkalar satan bir satıcı yokuşun başındaki
öylece durdu, hiç kımıldamadı
dışbükey, bir tabut gibi
eşleşti sanki onunla
ve kendini bir hayalet gemiye çaktı çaktı çaktı.

ve gelindi mezarlığın kapısına
güllerin, güllerden çelenklerin kuzgunkılıçlarının kapısına
buz kokulu otların, buz kokulu mezar taşının kapısına
gelindi
önce o girdi
dalgalardan burnunu kaldıran bir tekne gibi
yükseldi yükseldi
bakakaldı sonsuzluğa bir süre
daha sonra indi indi
yalayıp geçti dalgaların üstünü
o
kimseye görünmek istemeden
ama hiç istemedenayağı kırık bir konsol gibi durdu gök
yayı fırlamış bir somya gibi kaldı yer
yeşil üzerine sarı
bir nota yaprağı gibi yazıldı tabut
dört ayaklı mermerin üstüne
acı kumdur diye bağırdı bir semt delisi
elleriyle yüzünü örterken
acı kumdur
kıyısını kimseye vermek istemeyen bir balıkçı da
zokasını parlattı gün içiyyle inaşlaşarak
ve balıklar meyhane önlerindeki
binlerce dudak gibi güldü (güldüler)
sarılarını giyindi sarıyer postanesi
bir iki mektup kendini buruşturup bıraktı
tek başına bir martı
göğün ilk ve son yaratığı gibi
konuverdi boşluğun siren direğine
ve gaipten ses verircesine
çınladı balıkpazarının balıkçı çanı
ve tabut
o soluk örtüsüyle hafifçe kımıldadı.

kımıldattılar
o kımıldamadı
yepyeni bir yaşama dalarcasına
sağa ve sola
geriye ve ileriye
baktı baktı baktı
kimseler tanımadı onu. o zaman da
uzandı boşluğuna sırtüstü
en yalın, en uyumlu
en hüzünlü kulaçlarını atmaya başladı
manavı, bakkalı, eczaneyi
bankayı ve kuruyemişçiyi
köşedeki muhallebiciyi de
geçti, geçti, geride bıraktı
ve arkasındaki kalabalıkta
gözyaşlarından birbirini görmeyen
ya da görmek istemeyen
ölümün yaşlık rengini
düşündükçe kendi dip sularına çöken
bir iki kişiyi sevdi okşadı
avuttu
ve girdi
pazar yerine girdi, -günlerden her gün gibiydi-
iplerin, çadırların, teleşların
içinden geçti
gün ışığını ilk ordan bıraktı.

tarçınların, zencefillerin
mumların, un çuvallarının, plastik oyuncakların
ve zerzavatların, turfanda meyvaların
ve ayakkabıların ve terliklerin ve naylon torbaların
ve yatak çarşaflarının ve çeşitli giysilerin önünde
sürdürdü sırtüstü yüzmesini
kendine
gerekli birkaç şeyi almak ister gibi yaptı, almadı.

bir kadın yol kenarındaki
biri ölmüş, dedi, o kadar
bir balıkçı istavrit balıklarını
daha bir iştahla suladı
kirazcı bir kilo kirazı tarttı tartmadı
şapkalar satan bir satıcı yokuşun başındaki
öylece durdu, hiç kımıldamadı
dışbükey, bir tabut gibi
eşleşti sanki onunla
ve kendini bir hayalet gemiye çaktı çaktı çaktı.

ve gelindi mezarlığın kapısına
güllerin, güllerden çelenklerin kuzgunkılıçlarının kapısına
buz kokulu otların, buz kokulu mezar taşının kapısına
gelindi
önce o girdi
dalgalardan burnunu kaldıran bir tekne gibi
yükseldi yükseldi
bakakaldı sonsuzluğa bir süre
daha sonra indi indi
yalayıp geçti dalgaların üstünü
o
kimseye görünmek istemeden
ama hiç istemeden
bıraktı kendini büyüyen göz çukurlarına
ve birden
konuşmaya başladı sonsuzluğun dilini.
bıraktı kendini büyüyen göz çukurlarına
ve birden
konuşmaya başladı sonsuzluğun dilini. (Acı kum)