24 Ocak 2009 Cumartesi

Kaldırımdan inip birkaç adım geri attıktan sonra sokağın tam ortasında ellerimi ağzıma götürdüm ve apartmanın üst katlarına doğru seslendim: "Teresa!"

Yanımdan biri geçiyordu. Ben tekrar seslendim: "Teresa!" Adam yanıma gelip, "Sesini yükseltmezsen seni duymaz. Gel bir de beraber deneyelim. Üç deyince ikimiz birden bağıralım," dedi. "Bir, iki, üç," deyince ikimiz birden haykırdık: "Tereeeeesaaa!"

Tam adam gibi bağırmaya başlamıştık ki, alelade sesli, çilli bir adam, "Peki evde olduğuna emin misin?" diye sordu.

"Değilim," dedim.

"Bak şimdi olmadı işte," dedi bir diğeri. "Anahtarını unuttun, değil mi?"

"Doğrusunu isterseniz anahtar yanımda," dedim.

"Ee, o zaman neden çıkmıyorsun yukarıya?" diye sordular.

"Ben burada oturmuyorum ki," dedim. "Şehrin karşı yakasında evim."

"Merakımı hoş görürsen," dedi çilli ses, özene bezene, "orada kimin oturduğunu sorabilir miyim?"

"İnanın bilmiyorum," dedim. Buna biraz bozulur gibi oldular.

"Rica etsek söyler misin," dişlerinin arasından konuşan bir ses, "neden burada dikilip Teresa diye bağırıyorsun?"

"Bana göre hava hoş," dedim. "Başka birini de çağırabiliriz, isterseniz başka bir evi deneyelim, valla hiç fark etmez."
Ötekiler bir parça sinirlendi.

"Bizimle dalga geçmiyorsun, değil mi?" diye sordu çilli, kuşkulu bir edayla.

"Bu da ne demek şimdi?" Sıkıntılı bir kaç saniye yaşadık.

"Bak," dedi, efendiden biri, "Son bir kez Teresa'yı çağırırız sonra herkes evli evine köylü köyüne."

Öyle de yaptık. "Bir iki üç Teresa!" Ama pek de iyi çıkmamıştı sesimiz. Derken herkes evinin yolunu tuttu.

Meydana geldiğimde arkamda biri hala bağırıyordu: "Tee-reee-sa!"

Orda durmuş bağırıyordu. Biri inatçı çıkmıştı.

Calvino


Hiç yorum yok: