23 Ağu 2017

«»

"Tuhaf biri olduğumu, beni kuşkusuz bu yüzden sevdiğini ama belki günün birinde yine aynı sebepten nefret edebileceğini mırıldandı."

Albert Camus ile Boris Vian ne alaka ise 
Karışıyor bende :/ 

"Anı yoktur. Anıların kendisinden kaynaklanan, başka bir kişilikle yaşanmış, bir başka hayat vardır. Gerçek zaman, eşit saatlere bölünmüş, mekanik bir yapı değildir."




20 Ağu 2017

...




ayağı kırık bir konsol gibi durdu gök
yayı fırlamış bir somya gibi kaldı yer
yeşil üzerine sarı
bir nota yaprağı gibi yazıldı tabut
dört ayaklı mermerin üstüne
acı kumdur diye bağırdı bir semt delisi
elleriyle yüzünü örterken
acı kumdur
kıyısını kimseye vermek istemeyen bir balıkçı da
zokasını parlattı gün içiyle inatlaşarak
ve balıklar meyhane önlerindeki
binlerce dudak gibi güldü (güldüler)
sarılarını giyindi sarıyer postanesi
bir iki mektup kendini buruşturup bıraktı
tek başına bir martı
göğün ilk ve son yaratığı gibi
konuverdi boşluğun siren direğine
ve gaipten ses verircesine
çınladı balıkpazarının balıkçı çanı
ve tabut
o soluk örtüsüyle hafifçe kımıldadı.

kımıldattılar
o kımıldamadı
yepyeni bir yaşama dalarcasına
sağa ve sola
geriye ve ileriye
baktı baktı baktı
kimseler tanımadı onu. o zaman da
uzandı boşluğuna sırtüstü
en yalın, en uyumlu
en hüzünlü kulaçlarını atmaya başladı
manavı, bakkalı, eczaneyi
bankayı ve kuruyemişçiyi
köşedeki muhallebiciyi de
geçti, geçti, geride bıraktı
ve arkasındaki kalabalıkta
gözyaşların dan birbirini görmeyen
ya da görmek istemeyen
ölümün yaşlık rengini
düşündükçe kendi dip sularına çöken
bir iki kişiyi sevdi okşadı
avuttu
ve girdi
pazar yerine girdi, -günlerden her gün gibiydi-
iplerin, çadırların, teleşların
içinden geçti
gün ışığını ilk ordan bıraktı.

tarçınların, zencefillerin
mumların, un çuvallarının, plastik oyuncakların
ve zerzevatların, turfanda meyvaların
ve ayakkabıların ve terliklerin ve naylon torbaların
ve yatak çarşaflarının ve çeşitli giysilerin önünde
sürdürdü sırtüstü yüzmesini
kendine
gerekli birkaç şeyi almak ister gibi yaptı, almadı.

bir kadın yol kenarındaki
biri ölmüş, dedi, o kadar
bir balıkçı istavrit balıklarını
daha bir iştahla suladı
kirazcı bir kilo kirazı tarttı tartmadı
şapkalar satan bir satıcı yokuşun başındaki
öylece durdu, hiç kımıldamadı
dışbükey, bir tabut gibi
eşleşti sanki onunla
ve kendini bir hayalet gemiye çaktı çaktı çaktı.

ve gelindi mezarlığın kapısına
güllerin, güllerden çelenklerin kuzgunkılıçlarının kapısına
buz kokulu otların, buz kokulu mezar taşının kapısına
gelindi
önce o girdi
dalgalardan burnunu kaldıran bir tekne gibi
yükseldi yükseldi
bakakaldı sonsuzluğa bir süre
daha sonra indi indi
yalayıp geçti dalgaların üstünü
o
kimseye görünmek istemeden
ama hiç istemedenayağı kırık bir konsol gibi durdu gök
yayı fırlamış bir somya gibi kaldı yer
yeşil üzerine sarı
bir nota yaprağı gibi yazıldı tabut
dört ayaklı mermerin üstüne
acı kumdur diye bağırdı bir semt delisi
elleriyle yüzünü örterken
acı kumdur
kıyısını kimseye vermek istemeyen bir balıkçı da
zokasını parlattı gün içiyyle inaşlaşarak
ve balıklar meyhane önlerindeki
binlerce dudak gibi güldü (güldüler)
sarılarını giyindi sarıyer postanesi
bir iki mektup kendini buruşturup bıraktı
tek başına bir martı
göğün ilk ve son yaratığı gibi
konuverdi boşluğun siren direğine
ve gaipten ses verircesine
çınladı balıkpazarının balıkçı çanı
ve tabut
o soluk örtüsüyle hafifçe kımıldadı.

kımıldattılar
o kımıldamadı
yepyeni bir yaşama dalarcasına
sağa ve sola
geriye ve ileriye
baktı baktı baktı
kimseler tanımadı onu. o zaman da
uzandı boşluğuna sırtüstü
en yalın, en uyumlu
en hüzünlü kulaçlarını atmaya başladı
manavı, bakkalı, eczaneyi
bankayı ve kuruyemişçiyi
köşedeki muhallebiciyi de
geçti, geçti, geride bıraktı
ve arkasındaki kalabalıkta
gözyaşlarından birbirini görmeyen
ya da görmek istemeyen
ölümün yaşlık rengini
düşündükçe kendi dip sularına çöken
bir iki kişiyi sevdi okşadı
avuttu
ve girdi
pazar yerine girdi, -günlerden her gün gibiydi-
iplerin, çadırların, teleşların
içinden geçti
gün ışığını ilk ordan bıraktı.

tarçınların, zencefillerin
mumların, un çuvallarının, plastik oyuncakların
ve zerzavatların, turfanda meyvaların
ve ayakkabıların ve terliklerin ve naylon torbaların
ve yatak çarşaflarının ve çeşitli giysilerin önünde
sürdürdü sırtüstü yüzmesini
kendine
gerekli birkaç şeyi almak ister gibi yaptı, almadı.

bir kadın yol kenarındaki
biri ölmüş, dedi, o kadar
bir balıkçı istavrit balıklarını
daha bir iştahla suladı
kirazcı bir kilo kirazı tarttı tartmadı
şapkalar satan bir satıcı yokuşun başındaki
öylece durdu, hiç kımıldamadı
dışbükey, bir tabut gibi
eşleşti sanki onunla
ve kendini bir hayalet gemiye çaktı çaktı çaktı.

ve gelindi mezarlığın kapısına
güllerin, güllerden çelenklerin kuzgunkılıçlarının kapısına
buz kokulu otların, buz kokulu mezar taşının kapısına
gelindi
önce o girdi
dalgalardan burnunu kaldıran bir tekne gibi
yükseldi yükseldi
bakakaldı sonsuzluğa bir süre
daha sonra indi indi
yalayıp geçti dalgaların üstünü
o
kimseye görünmek istemeden
ama hiç istemeden
bıraktı kendini büyüyen göz çukurlarına
ve birden
konuşmaya başladı sonsuzluğun dilini.
bıraktı kendini büyüyen göz çukurlarına
ve birden
konuşmaya başladı sonsuzluğun dilini. (Acı kum)

18 Ağu 2017

Çoğunlukla bir kitaptan kurtulmak ona sahip olmaktan daha zordur. Kitaplar, sanki asla geri dönemeyeceğimiz bir anın tanıkları gibi, bir ihtiyaç ve unutkanlık anlaşmasıyla tutunurlar insana. Oysa orada kalmaya devam ettikleri sürece onları birbirlerine yamadığımızı zannederiz. Üstlerinde gün, ay ve yıl yazan sayısız kitap gördüm ben; gizli bir takvimi oluşturur her biri…..

13 Ağu 2017

Thomas Mann......

Zaman duygumuz yaşlılık yüzünden yıpranmışsa ya da zaten hiç bir zaman yoğun olmamışsa-bu doğuştan canlılığın olmadığını gösterir -kısa sürede yeniden uykuya yatar ve yirmi dört saat içinde sanki hiçbir yere gitmemişiz ve gezimiz bir gece önce gördüğümüz bir düşten öte bir şey değilmiş gibi gelmeye başlar.
...
Çünkü insan insanı, hakkında bir yargıda bulunamadığı sürece sever, yüceltir;
özlem, eksik tanımanın bir sonucudur.
...
Zaman nedir? Bir gizdir.? elle tutulamayan ve herşeye kadir olan. Dış dünyanın bir önkoşulu, mekanda var ve olan hareket eden cisimlerle kaynaşmış bütünleşmiş bir hareket . Ama hareket olmasaydı zaman olur muydu? Sor bakalım ! Zaman, mekanın işlevi mi? Ya da tam tersi mi ? Yoksa ikisi özdeş mi ? Bir soralım dedik.?

10 Ağu 2017

Edip Cansever 89




“Bugün benim doğum günüm. Kendi kendime kutlayacağım. Sonra kalabalık yerlere gideceğim. Bir de hediye almak istiyorum kendime. Belki bir kitap, belki de iyi bir ağızlık alırım.
Milena'yı okuyorum. Çok seviyorum. Bütün büyük yazarlar gibi Kafka da en küçük olaya, en dikkat etmediğimiz ayrıntıya, en küçümseyip geçtiğimiz bir duyguya, düşünceye canlılık kazandırıyor; onları işliyor, tatlı, Kafka'ca bir yapı kurmaya bakıyor. Sonra ne oluyor? “İyiyim Milena” gibi basit bir söz edince bile, taptaze bir güzellik, esenlik kuruyor içimizde. Artık o “İyiyim Milena” sözü erişilmez oluyor; sanki bir yaşamı taşıyor üzerinde, sanki gelmiş geçmiş bir edebiyatı diriltiyor. İyi yazarları okudukça seviniyorum.”
Edip Cansever, Erdal Öz'e Mektuplar
8 Ağustos 1961


Kimsenin öldüğü yok, yaşadığı da; herkes biraz var o kadar.Edip Cansever

5 Ağu 2017

Hayatımın her anı yeni olaylar birikimiyle yüklü ve bu yeni olayların her biri kendi sonuçlarını beraberinde getiriyor; öyle ki ben yola çıktığım sıfır noktasına dönmek istedikçe ondan daha çok uzaklaşıyorum: Bütün eylemlerim bir önceki eylemin sonucunu silmeye yönelik olsa ve bu silme işleminde yüreğimi aniden ferahlatarak umudumu arttıran kayda değer sonuçlar elde etmeye başarsam da önceki eylemin sonuçlarını silme konusundaki her adımımn, durumu öncesine göre zorlaştıran yeni olaylar yağmuruyla karşılaşmama yol açtığını unutmamam gerekiyor ve sırası gelince onları da temizlemek zorunda kalıyorum. Bu nedenle en az düzeyde karışıklık yaratacak en yetkin silme işlemi için adımlarımı dikkatli atmalıyım
I.C.